COP31 Zirvesi: Kuzuyu kurda teslim etmek
“COP31 sürecindeki Türkiye’nin halen Avrupa’nın en büyük plastik çöplüğü olduğunun altını çizelim. Türkiye, AB’nin dünyada en çok plastik atık ihraç ettiği birinci ülke. Sadece Avrupa Birliği ve İngiltere’den Türkiye’ye yılda yaklaşık 650 bin ton plastik atık geliyor. Bu miktar, yılda yaklaşık 25 milyar adet pet şişeye denk düşüyor. Avrupa atıklarının %60’ından fazlasının giriş yaptığı Adana ve çevresinde tarımsal sulama kanallarında ve topraklarda, normalin 132 katına varan mikroplastik yoğunluğu var. Bu durum narenciye ve sebzelere, dolayısıyla gıda zincirine plastik ve ağır metallerin bulaşması riskini doğuruyor.”
Atiye KALKAN*
Kimler yok ki listede… Akbelen Ormanı’nı talan eden Limak Holding’ten taş ocağı açmak için İkizdere’yi, bakır madeni işletmek için Kazdağları’nı, oteller yapmak için Bodrum Cennet Koyu’nu ve arkeolojik alanlarını talan eden Cengiz Holdinge; devasa devre mülk ve otel projeleri yapmak için Marmaris Milli Parkı sınırları içinde kıyı ekosistemine dinamitlerle müdahale eden Sinpaş Holding’ten Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yürüttüğü büyük ölçekli altyapı, şehir hastaneleri ve inşaat projelerinde tarım arazilerini, sulak alanları ve orman sınırlarını imara açtıran Rönesans Holding’e… Tüm ülke talancıları, rantçıları bir olmuş iklim zirvesi yapıyor.
Ayrıca bu holdingleri finanse eden Garanti BBVA, Ziraat, Halkbank, Vakıf Bank gibi bankalar; Sabancı Holding, Koç Holding, THY, Türk Telekom gibi diğer büyük şirketler de bu listede. Artık siz adına iklim zirvesi mi dersiniz kendini aklama zirvesi mi dersiniz bilmem.
Üstelik Türkiye’nin en büyük petrol rafinerisi Tüpraş’ın ana hissedarı Koç Holding küresel iş ortağı. Hem de COP31‘in ana hedeflerinden biri “fosil yakıtlardan çıkış” iken… Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyesi geliyor insanın.
Son zirveler hak ihlali yüksek ülkelerde yapıldı. COP zirveleri her ne kadar büyük iddialarla, büyük söylemlerle kamuoyunu oyalasa da zirveye katılan aktörlere baktığımızda durum COP31’den çok da farklı değil. 1995 yılından beri aralıksız yapılan zirvede çoğu hedef yerine getirilmedi. 2015 Paris Anlaşması’nda küresel ısınmayı 1,5 °C’de tutma kararı alınmıştı ancak küresel sera gazı emisyonları azalmak bir yana her yıl rekor kırmaya devam etti. Ülkelerin her 5 yılda bir sera gazı emisyonlarını ne kadar azaltacaklarına dair resmi taahhütler hazırlaması ve bunları kademeli olarak artırması zorunlu kılındı ancak bu sözden ibaret kaldı.
***
Kömürün kademeli olarak azaltılması ve fosil yakıtlardan uzaklaşılması da yine sözden ibaret kaldı. Öyle görülüyor ki COP zirvelerinde alınan kararların küresel bir cezai, ekonomik yaptırımının olmaması liderlerin tutamayacakları sözleri çok kolay vermesine neden oluyor.
Son zirvelerin insan haklarının en çok ihlal edildiği, doğa talanı yapıldığı ya da en çok fosil yakıt üreten ülkelerde yapılması da gözden kaçmıyor. 2023’te gerçekleştirilen COP28’in en büyük petrol üreticilerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nde gerçekleşmesi aslında zirveyi gerçekleştirenlerin ne kadar samimiyetsiz olduğunun en somut göstergesi. Yine Türkiye özelinde, iklim krizinden bağımsız düşünemeyeceğimiz doğanın talanının hat safhada olduğu ve üstelik hayvanların yaşam hakkı ve çeşitli insan hakları ihlallerinin artarak devam ettiği dikkate alındığında COP zirvelerinin samimiyetsizliği gözardı edilemez. Parayı veren düdüğü çalıyor.
Aslında bu duruma çok da şaşmamak gerek. Çünkü krizin temel sebebi olan “kar odaklı sosyoekonomik sistem” zirvenin bizzat yürütücüsü ve fonlayıcısı konumunda. Yapılan tüm COP zirveleri adeta uluslararası şirketlerin bir “halkla ilişkiler çalışması” gibi. İklim krizini sözde çözmek için toplanan bu zirvelere petrol devleri, maden holdingleri ve yatırım fonları binlerce lobiciyle katılarak hükümet delegasyonlarını ve anlaşma metinlerini doğrudan manipüle ediyorlar.
***
Nasıl ki “greenwashing/yeşil aklama” ile devasa tekstil markaları, milyonlarca ton su tüketen ve işçi sömürüsüne dayanan üretim modellerini değiştirmeden, sadece ufak bir “sürdürülebilir koleksiyon” çıkararak kendilerini çevreci ilan ediyorsa; petrol ve gaz devleri, milyarlarca dolarlık bütçelerinin çok küçük bir kısmını ayırdıkları yenilenebilir enerji yatırımlarını devasa reklam kampanyalarıyla sürekli ön plana çıkararak çevre dostu imajı çizip devasa karbon ayak izini, kimyasal atıklarını, arkada bıraktıkları yıkımı gizliyorsa COP zirvelerinde yapılan da bundan farklı değil. Dünyanın felaketine yol açanlar, iklim zirvelerinde “kurtarıcı”, “kahraman” rolüne soyunarak “greenwashing” yapıyor; suçlarını örtbas ederek kendilerini temiz ilan ediyor. Küresel ısınmanın asıl faili olan fosil yakıt sübvansiyonları ve çok uluslu şirketlerin endüstriyel faaliyetlerinin getirdiği yıkım hasıraltı edilip büyük şirketler kendilerini aklarken neoliberalizmin sorunun kaynağını bireye yükleyerek sistemik sorunları gizleme eğilimi COP süreçlerinde de devam ediyor: Plastik pipet kullanmamak, ampulü değiştirmek veya karbon ayak izini hesaplamak gibi bireysel eylemler krizin çözümü olarak sunulup tüketiciye yükleniyor. Böylece toplumun sistemsel bir dönüşüm talep etmesi de engelleniyor. “Doğayı kirletiyorum ama bir yandan da kendimi temize çıkarmak için ağaç dikiyorum vb.” Karbon ticareti, kirleticilere emisyonlarını gerçekten azaltmak yerine, parasıyla kirletme konforu ve yasal bir kalkan, sosyal rıza sağlıyor. Bu, aslında iklim krizinin maskelenmesinden başka bir şey değil. Yani “karbon ayak izi” kavramının kendisi bile aslında bir halkla ilişkiler illüzyonu. Şaka gibi değil mi? yeşil kapitalizm ve yeşil sömürgecilik COP zirvelerinde “yeşil büyüme”, “yeşil kapitalizm” gibi kavramlar pazarlanarak neoliberalizmin kesintisiz ekonomik büyüme modeli gizleniyor. Oysa yeşil kapitalizm denen şey de özünde bir kaynak sömürüsü, “yeşil sömürgecilik.” Güneş panelleri, rüzgar türbinleri ve elektrikli araç bataryaları gibi yenilenebilir enerji teknolojilerine geçiş, karbon emisyonlarını azaltmayı hedeflerken, arka planda ciddi bir ekolojik yıkım ve insan hakları ihlali yaratıyor. Küresel kobalt rezervlerinin yarısından fazlasına sahip olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, çocuklar dahil yüz binlerce insan koruyucu ekipman olmadan, göçük tehlikesi altında ve çok düşük ücretlerle kobalt madenlerinde çalıştırılıyor. Lityum ve nikel gibi madenlerin aranması ve çıkarılması sürecinde yerli halkların atalarından kalan topraklara el konuluyor, yaşam alanları tahrip ediliyor. Şili, Arjantin ve Bolivya’yı kapsayan bölgede lityum, yer altındaki tuzlu suyun buharlaştırılması yöntemiyle çıkarılıyor. Bir ton lityum üretimi için yaklaşık 2 milyon litre su harcanarak dünyanın en kurak bölgelerinden biri olan Atacama Çölü’nde yer altı su kaynakları kurutuluyor, yerel ekosistem çökertiliyor. Endonezya’da nikel madenciliği sürecinde ortaya çıkan sülfürik asit ve toksik atıklar, nehirleri ve tarım arazilerini zehirliyor, deniz ekosistemlerine ve balıkçılığa büyük zararlar veriyor.
***
Gelişmiş ülkeler, kendi sınırları içerisindeki plastik ve evsel atıkları kağıt üzerinde “geri dönüştürülmüş” göstermek ve çevre istatistiklerini temiz tutmak için bu atıkları gelişmekte olan ülkelere ihraç ediyor. Aslında bu kirliliğin coğrafi olarak yer değiştirmesinden ibaret ve “sıfır atık” ve “döngüsel ekonomi” iddialarıyla kirliliği kendi evinden uzaklaştırıp sınır dışına transfer etmeye dayalı sömürgeci bir refah anlayışından başka bir şey değil. İhraç edilen plastiklerin önemli bir kısmı evsel atıklarla, yağlarla veya kimyasallarla kirlenmiş durumda olduğu için teknolojik olarak geri dönüştürülmesi imkansız. Bu değersiz çöpler, alıcı ülkelerde genellikle boş arazi ve nehir yataklarına gece yarısı dökülerek ya da yakılarak ortadan kaldırılıyor. Atığın ulaştığı ülkede yakılması, toprağa gömülmesi veya nehirleri zehirlemesi atığı ihraç eden gelişmiş ülkelerin umurunda değil çünkü kendilerinin resmi “sıfır atık” istatistiklerini kirletmiyor. Sonuç olarak gelişmiş ülkeler, evindeki çöpten kurtularak sıfır atık hedefine ulaştığını iddia ederken, gelişmemiş ülkelerin havasını, toprağını ve gıda zincirini kalıcı olarak zehirliyor. Bu bağlamda COP31 sürecindeki Türkiye’nin halen Avrupa’nın en büyük plastik çöplüğü olduğunun altını çizelim. Türkiye, AB’nin dünyada en çok plastik atık ihraç ettiği birinci ülke. Sadece Avrupa Birliği ve İngiltere’den Türkiye’ye yılda yaklaşık 650 bin ton plastik atık geliyor. Bu miktar, yılda yaklaşık 25 milyar adet pet şişeye denk düşüyor. Avrupa atıklarının %60’ından fazlasının giriş yaptığı Adana ve çevresinde tarımsal sulama kanallarında ve topraklarda, normalin 132 katına varan mikroplastik yoğunluğu var. Bu durum narenciye ve sebzelere, dolayısıyla gıda zincirine plastik ve ağır metallerin bulaşması riskini doğuruyor. Geri dönüştürülemeyen çöplerin rüzgâr ve yağmurlarla nehirlerden denizlere taşınması, Doğu Akdeniz’i dünyanın en yoğun plastik kirliliğine sahip deniz alanlarından biri haline getiriyor.Tüm bunlar göz önüne alındığında COP zirvelerinin işlevinin iklim krizini çözmek değil krizin kendisini neoliberal piyasa mekanizmaları içerisine entegre ederek küresel kapitalist sistemi korumak olduğunu söyleyerek konuyu noktalayalım.
(Kaynak: BirGünhttps://www.birgun.net/makale/cop31-zirvesi-kuzuyu-kurda-teslim-etmek-745033)
*Araştırmacı-Yazar